Ana Sayfa

perde 31Ara10 | 0

görüş günleri uzak, tuzak…

büyük harf talan.

kübik duvarlarını metaforlarınla tuzlasan,

kakao çekirdeklerinden üretilir kelimeler

ve de damıtılmış hemoglobinden

birinden alıp diğerine enjekte…

kımıltısızlıktan adımlıyoruz, güz gibi… 31Ara10 | 0

hıncahınç kıpırtısız böceklerin içinden sıyrılmak, alelacele kurtarmak zorunda kendini uykulu bacak aralarından…tekinsiz sıkıntılı kümeler: düz ayak sekiz yüz kırk iki bacak, sola doğru iner adım iki koldan beş bin üç yüz yetmiş dokuz salkım saçak -düştü düşecek- (düşüp de kıpırtısızlığını yese ya), tekrar dön sola üç yüz elli üç parça buram buram, bir daha sola, doksan yedi; pastoral… en son soldan daha bir sola, daha ileri hem de aşağıya, adım adım hafif ritmik zıplayarak indi, durdu, eriştiği zifiri karanlık kapıyı okşayarak. şıkır şıkır girdi içerdeki leşin kıyısından -leş bir karanlık-, iki ters bin yüz, bir ters üç düz ayak tırmanışa, tırmanışa, tırmanışa…şimdilik en tepenin üç yüz seksen bir kelime altına…(burun bulamacına şevkat besleyen tütsü kavanozuna kadar gelebilirsin yalnızca)

tempolu yığıl yeter ki terkedilmeye tutkulu sokaklara.

sokaklar bomboş…

çokçokçaçokçaçokçaçokçaçokçaçokçaçokçaçokçaçokçaçokç… 16Eki10 | 0

altıgünçokaltıgünçokdur(ma)altıgünçokaltıgünçokgitaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokkal(ma)altıgünçokaltıgünçokaltıgü

nçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokbirazdahaaltıgünçokaltıgünçokdur(ma)altıgünçokaltıgünçokgitaltıgünçokaltıgünçokaltıgünço

kaltıgünçokkal(ma)altıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokbirazaltıgünçokaltıgünçokdur(ma)altıgünçokaltı

günçokgitaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokkalmaaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokbirazaltıg

ünçokaltıgünçokdur(ma)altıgünçokaltıgünçokgitaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokkalmaaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokalt

ıgünçokaltıgünçokaltıgünçokbirazdahaaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokbirkaçzamandahaaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçoka

ltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokkırmızıışıklaraltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokdural

tıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçoksarıışıkaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçoka

ltıgünçokaltıgünçokdur(ma)altıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçoküçnoktalısusaltıgünç

okaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokesaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokalt

ıgünçokaltıgünçokaltıgünçoküçnoktalıgit(me)altıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokbirazdahaaltıgünçokaltıg

ünçokaltıgünçokaltıgünçoküçnoktalıüstüstealtıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokgel(me)altıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünç

okaltıgünçokaltıgünçokdur(ma)altıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokbekle(me)altıgünçokaltıgünçokaltıgünç

okaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokvirgülle(me)altıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçoksus(ma)altıgünçokaltıgün

çokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokgit(me)altıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokbirzamandilimidaha

altıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokçatıaaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokgeç(me)

altıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokyeşilışıklarvaraltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünç

okaltıgünçokaltıgünçokgör(me)altıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokuyu(ma)altıgünçokaltı

günçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokdeliraltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokpusaltıgünçokaltıgün

çokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokkusaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçoksus(ma)altıgünçokaltıgün

çokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçoksississisaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokyıldız(la)altıgünçokalt

ıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçoknot(la)altıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokiç(me)altıgünçokal

tıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokiçaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokye(me)altıgünçokaltıgü

nçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokbirazdahabirazdahabirazdahazamandilimialtıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünç

okaltıgünçokzamandilimiye(me)altıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokgünaltıgünçokaltıgünçokdoğ(ma)altıgünçok

altıgünçokaltıgünçokaltıgünçoksor(ma)altıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokyaz(ma)altıgünçokaltıgünçokaltıgün

çokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçoksapsapsapaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçoksarpasar(ma)altıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgü

nçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokyap(ma)altıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokkal(ma)altıgünçokaltı

günçokgit(me)altıgünçokaltıgünçokyay(ma)altıgünçokaltıgünçoksaklan(ma)altıgünçokaltıgünçokaç(ma)altıgünçokaltıgünçokgör(me)altıgü

nçokaltıgünçokuyu(ma)altıgünçokaltıgünçoksaçma(la)altıgünçokaltıgünçoksus(ma)altıgünçokaltıgünçoksöyle(me)altıgünçokaltıgünçokanla

t(ma)altıgünçokaltıgünçokmasalanlat(ma)altıgünçokaltıgünçokyaz(ma)altıgünçokaltıgünçokçiz(me)altıgünçokaltıgünçokgitaltıgünçokaltıgün

çokdönaltıgünçokaltıgünçokçatı(la)altıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgünçokaltıgü..

sanrısal karalamalar 21Eyl10 | 1

küçüktüm, küçücüktüm (“oltayı attım denize, bir üşüşüverdi balıklar, denizi gördüm…” o.v.k.*). sabahın en erken saatlerinde, evin geri kalan ahalisi uykularına gömülmüşlerken, uyanırdım (“daha o gün anlamalıydım, benim sana erken, senin bana geç kaldığını…” m.m.**). pijamalarımı çıkarıp, özenle katlardım ve yatağımı düzeltirdim. giyinirdim ve hemen ardından mutfağa koşardım. mutfakta hiç kimselere rastlamazdım ve bu durum beni şaşırtmazdı (“ben ne zaman yalnız kaldım bilmiyorum…” m.m.***). neden sabahın en erken saatlerinde mutfağa bir kimseye rastlama olasılığım olsundu ki. balkon kapısı açıktı, sanki her daim açıktı, yaz kış demeden açıktı. sandalyeyi lavabonun yanına taşırdım. mutfağın zorlantılarına aldırmadan, sandalyenin üzerine tırmanıp çeşmeyi açardım ve büyük bir özenle başlardım var olan bulaşıkları yıkamaya. bir yandan da çocukluk şarkılarımı mırıldanıyordum bağıra çağıra. türk sanat müziğinin zeytin gözlümü ve bitlis’te beş minare küçücük çocukluğumun mutfak, tuvalet ve banyo şarkılarıydı. ama özellikle mutfak ve eko sistemi oldukça güçlü bir tınıya sahip olan tuvalet. küçük bir tuvalet (“ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi…” c.y.****). tuvalete her girdiğimde mutlaka ışığı açmazdım ve başlardım şarkılarımı yarım yamalak eksik bazı ünsüzlerle şenlendirmeye. İşte evin geri kalan ahalisinin uyanma noktası da çoğunlukla bu şenlik anlarım olurdu.

bulaşıklar bittiğinde, sıra buzdolabını selamlamaya gelirdi hep. ve buzdolabında benim için bulun durulan elmalarım. Hemen bir elma seçer, tekrar sandalyeye tırmanır elmamı yıkardım ve başlardım hatur hutur yemeye. bir güzel elma yiyişim vardı, annemi hep mutlu eden (“bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden, dirseğin iskemleye dayalı…” e.c.*****), bir de pembe beyaz bir ten.

ayrıca benden yaşça büyük kızkardeşimin, benden saklamış olduğu çikolatalarını her zaman bulur anında yiyip bitirirdim (tüketim).

daha sonra en önemli işim olan gözlüklerimi kimsenin bulamayacağı ya da zarar vermeme olasılıklarının olmadığı yerlere saklama sırası gelir çatardı. günler sonra sebzelikten patates seçerken bulunan bir gözlük, dış kapı girişinin hemen önünde bulunan halının altına yerleştirilmiş ve kapıdan giren kişinin ayakları altında ezilen bir gözlük, salon halısının altına koyulan bir başka gözlük, sokakta oynarken çıkarılan ve bir kenara fırlatılan bir diğer gözlük… gözlüklerimle olan bu serüvenimiz yüzyıllarca devam etti, yüzbinlerce gözlük alındı, saklandı, kırıldı, atıldı. hiç vazgeçmiyordum (“vazgeçme, dinle,…” c.a.******).

şimdilerde gözlüklerim kapalı kutular içinde kenarlarda öylece duruyor, serüven bitti.

buzdolabımda elmaya dair alınan herhangi bir şey bulmak çoğu zaman hiç mümkün değil.

çikolataya (kakao yeni gine) gelince, her zaman hayatımın en büyük tutkusu ve aşkı olmaya layıkıyla devam ediyor.

*orhan veli kanık
**murathan mungan
***yine murathan mungan
****can yücel
*****edip cansever
******cem adrian

çoğul kişi 21Eyl10 | 0

yıllardır sarhoşum, dedi iç sesi dış sesine.

“…aşırı sarhoşluktan ve dünyayı unutmuşluktan yorgun, solgun. yan yana yürüyerek geldiler ve önlerine baktılar; oyunda, gülmekte ve uykuda olduğundan çok birbirinden uzaklaşmış olarak. Sonra yukarıda dilsiz kucaklaşmalar; ne kanuna karşı gelerek ne de ona uyarak yapılan dilsiz ödevler. ama uzun uzadıya değil. değil artık uzun uzadıya…”*

yıllardır zaman zaman okuduğu bu satırlardan ve her okuduğunda yakınından teyet geçmiş, geçip gitmiş olduğu yaşantılarına dair yenilemelerde bulunmaktan alıkoyamıyor kendini. her yeni süreçle, bir öncekini eskitirken ardında, bu satırları eskitemiyor.

aslında en yenisi –yıllardır zaman zaman okuduğu bu sarhoş satırlara-, tam iki yıl önce nisan ayının bilmem kaçı ile mayıs ayının kim bilir kaçıncı günü arasında yaşanmaya başlanmış olandı, diye düşünüyor. en yakını en yenisiyse de, yine de eskisidir artık. ama yeni olarak kalacağı tek bir anlam saklıdır, eskimesini mümkün kılmayan etkisine aldırmadan. etkisi eskimişse de anlamı eskimemiş, yepyeni bir yeni olduğu için yaşantısında, tam da bu nedenle de etki alanı farklılaşmış coşkulu bir yenilik daha eklenmiş oluyor yaşamına.

eskitilen her yaşantının ardından gelen yeni yaşantılar, yeni anlamların eklenmesiyle de pırıl pırıl parıldıyor, diye düşünüyor.

“biriktirdiğim yaşantılarım var, dört işlem yaşıyorum düpedüz.”

eskitmelerin yanı sıra eksilmelerin götürüleri ve getirileriyle de aslında eskimenin bir ya da bir kaç anlamda yenilenme olduğu da bir gerçeklik değil mi, diye düşünürken buluyor kendini, tam da çemberin dışına çıkmak üzereyken. çemberin dışına çıkmak üzereyken, hangi çemberlerin içinde bulunmak istediğini ve hangilerini istemediğini düşlemleyerek…aklına gelen tüm olumlu olumsuz, sevimli sevimsiz, acıtan, gülümseten, öldüren, seven, duyan, duyumsayan, yaşanmış yaşanmamış, mümkün olan ve olmayan, önemli önemsiz, sanki sonsuza kadar sürecekmiş gibi durmaksızın, bazen de olasılık hesapları eşliğinde –zaman zaman görülme sıklığı azalsa da- düşlemleyerek…(çoğul masal)

“-için mi söylüyor bunu bana?
-içim! durup dinlenmeden aradım, uzun yıllar araştırdım, ama içimde ‘bir’ kimseye rastlamadım hiç bir zaman.”*

eskitmelerime, eskimelerime, eksilmelerime kadeh kaldırırken yenilenmiyor muyum sanki tekrar tekrar, çoğalmıyor muyum, diyor diğerine dönerek, yeni yaşantıladığı eskilerine yeni anlamlandırmalarla selam eden düşlemlemeleriyle süsleyip püsleyerek. acılarımı yaşamadan sindirmeden tüm bedenime, aklıma ve düşlerime nasıl sığdırabilirim, nasıl içselleştirebilirim, nasıl sevebilirim, nasıl yaşayabilirim ki o zaman, diyor bir başkasına bakarak. içimdekiler söylüyor bunları bana, sana, ona,…

“-kurtar beni! kendinden de, benden de. öyle davran ki, artık birbirimizle uğraştan vazgeçelim, ben de sana karşı daha uysal olayım.”*

kurtuluş! Büyük yanılsamaların, saçma sapan yalanların, anlamsız inançların, gereksiz ve yersiz söylemlerin, önemsemeden düşlemlemeden uzak haykırışların, heyecansız yaratısız duygulanımların muazzam kabul gören destansı ve ‘akılcı’ yaklaşımı…yine de gereklidir her zaman!

“-ben kurtarırsam seni kurtulmuş olacak mısın gerçekten! seni neye kurtaracağım peki?”

eksik kalacak hep bir yanım belki de seni eskittiğim için, diye düşünürken, eksildiğim için de çoğaldım seninle, çok çoğaldım hem de, diye düşündü… o kadar ki yepyeni gözlerim, yeni yeni evrenlerim, yeni yeni sözcüklerim, yeni yeni masallarım, yeni yeni acılarım, yeni yepyeni sevişlerim var şimdi, daha ne yeniliklere gebe düşlemlerim var, dedi ötekine.

“…hazırlanarak ve hazırlayarak kıpkırmızı rujlarını delik çantalarının ceplerinde, ojelerini birbirlerinin tırnak –dip-lerine sürüyorken, sürdükçe derin-leşen kadına yüzbin söylence allayıp pullayarak masallar söylerken, kadın kadına giderek büyüyen, büyüdükçe yükselen, yükseldikçe serpilen kocaman yaşlı bir meşe ağacının aynı dalına konan iki karga kadının kuş uçuşu bakışlarının pusu tüm kenti aydınlatıyorken,…”

* evet, alıntıladım ve yaldızladım ama bir kısmını nereden alıntıladığımı hatırlayamadım, köklenmiş bir yerlerimde, adsız kalmış. bir kısmı ise tamamen Blanchot’a ait.

-kurtar beni! kendinden de, benden de. öyle davran ki, artık birbirimizle uğraştan vazgeçelim, ben de sana karşı daha uysal olayım.

aşırı sarhoşluktan ve dünyayı unutmuşluktan yorgun, solgun. yan yana yürüyerek geldiler ve önlerine baktılar; oyunda, gülmekte ve uykuda olduğundan çok birbirinden uzaklaşmış olarak. sonra yukarıda dilsiz kucaklaşmalar; ne kanuna karşı gelerek ne de ona uyarak yapılan dilsiz ödevler. ama uzun uzadıya değil. değil artık uzun uzadıya.

-ben duygularımı soydum ve giyisilere soktum.
-için mi söylüyor bunu bana?
-içim! durup dinlenmeden aradım, uzun yıllar araştırdım, ama içimde bir kimseye rastlamadım hiç bir zaman.