Ana Sayfa

mina 19May10 | 0

19-06-09_2136.jpg

Pencereyi açtım yeşilin türlü tonlarını barındıran bahçeye.

Çıkmak istiyordu yeşilin türlü tonlarını barındıran bahçeye.

Çıkmak, gezinmek, gezinmek ve tamamlandığını hisettiği anda geri dönmek istiyordu.

Pencereyi açtım yeşilin, kahverenginin türlü tonlarını barındıran bahçeye.

Çıkmak istiyordu yeşilin, kahverenginin türlü tonlarını barındıran bahçesine.

Çıkmak, gezmek, dolaşmak ve dolanmak ve tamamladığını hissettiği anda geri dönmek istiyordu.

Dönüyordu da her seferinde…

Dönüyordu her seferinde döngel meyhanesindeki türlü yemişler, sevişler barındıran masasına.

Pencereyi açtım yeşilin, kahverenginin, kırmızının türlü tonlarını barındıran bahçeye.

Çıkmak istiyordu yeşilin, kahverenginin, kırmızının türlü tonlarını barındıran bahçesine.

Çıkmak, gezmek, dolaşmak, dolanmak ve dolanmak ve “tamam” dediği anda geri dönmek istiyordu ve dönüyordu da her seferinde…

Dönüyordu her seferinde döngel meyhanesindeki türlü yemişler, sevişler, sevinçler barındıran masasına.

Pencereleri açtım yeşilin, kahverenginin, kırmızının, morun türlü tonlarını barındıran bahçeye.

Gezmek, dolanmak, dolanmak ve dolaşmak istiyordu yeşilin, kahverenginin, kırmızının ve en çok morun türlü tonlarını barındıran bahçesinde.

Gezindi, dolandı, dolandı ve dolaştı türlü renkler barındıran ama en çok moru barındıran bahçesinde.

Döndü her seferinde döngel meyhanesindeki türlü renkler, sevişler ve yemişler barındıran masasına, sandalyesine, sepetine, yastığına, başına, koltuğuna, kanepesine, kitabına, gazetesine, ders notlarına, ‘elinin üstünde elin var’a, terliğine, çorabına, battaniyesine, çarşafına, yorganına, suyuna, makarnasına, doritos pançosuna, sallanan sallandırılan ipine, cismine, sicimine, çakmağına, en çok da kumandasına, sehpa altına, sepet sepet üstüne, mutfak kapısı önüne, portmanto içine-diplerine-kuytularına, giyisi üstlerine, yastık koltuk kanepe tepelerine, pencere pervazlarına, televizyon sırtlarına, sehpalarına ve hatta televizyon sehpalarına, çiçek yapraklarına, çamaşır makinası çocuğu mama ve su kaplarına, en serin ve en derin lavabo derinliklerine, kum havuzu zirvelerine, temizlik abidelerine, oyuncak müsveddelerine, koltuk altlarına(hem koltuk hem evrenin koltuğunun altlarına, yanlarına, yörelerine), sandalye kuytu köşelerine, kafa travmalarına, fincan bıyıklarına, badem gözlerine, selvi boylarına, foxy çocuklarına, yavru kedilerine(!), kalem uçlarına, tırnak kütlerine, makas ve fırça darbelerine, pati izlerine, sabah kahvelerine, akşam içmelerine, akşamdan kalmalarına, eşref saatlerine, kıskançlık triplerine, küskün hallerine, anlayış heykellerine, savaş tanrıçalığına, darbe günlerine, sigara tüttüren kıskın şahane göz bebeklerine, müzik hassasiyeti kulak içlerine, temizlik ve mis’lik delisi miniminnacık pembecik biricik birtanecik burnuna, yalnızlığına, çok bilmişliğine, küstahlığına, sevecenliğine, ukalalığına, özgürlüğüne, kısacık görsel foxy sevecenliğine, uzun boylu uzak sevdiceğizliğine, bireyselliğine, mum koklayıcılığına, çeşmelerden yalayarak su akıtmacılığına, kuyruk sallayıcılığına, kulak kabartıcılığına, uyumacılığına, merhabalamasına, gözlemciliğine, ilgili ve bilgiliciliğine, öfkelenmelerine, susmalarına –mütemadiyen susmalarına-, öpmelerine, sevmelerine, temiz temiz temizlemelerine ve temizlenmelerine, kol kola girmelerine, sarılmalarına ve tabi ki sarılıp da yatmalarına, özlemelerine, özleyip de gelmediğinde uzaktan küsmelerine, gülmelerine, muhteşem gülümsemelerine, gülümserken bıyık bükmelerine, sevgi yumaklarına, evine, evrenine, ait hissettiği ve ait hisettirdiği yere, kendisine, kendisinin olduğu hemen hemen her yere…

Döndü ve çoğunlukla konuştu yine içten içe…

Döndü yine! Döndü döngel meyhanesindeki veda merasimine…

çoğul masal 24Ara09 | 0

o gün foxy için güzel başlamıştı aslında… önce mamasını yiyecek sonra da gezecekti. zaten foxy’nin hayatı bundan ibaretti ki… sabah buz gibi bir eve uyanmanın ve aslında daha uzunca bir süre uyanmak istemeyişinin yarattığı sıkıntıyla uyanan untalkativebunny; tuvalette işerken önünde türlü hareketler yaparak adeta dans eden foxy’ye şöyle bir baktı. kıyamadı. “tamam ulan it, gezdiricem…” dedi içinden. gerçekten de öyle yapacaktı. sevgilisinin sabah sabah –her ne kadar saatlerce fosur fosur uyumuş olsa da- şekeri düşük düşük buz gibi bir havaya çıkmasını istemiyordu, ona da kıyamıyordu. hemen toparlanmaya başladı. saat 8:30’du. kahvesini koyup saçını –her sabahki çilesini- çekiştirmeye başladı. dakikalar dakikaları kovalıyor ama saçı hala kafasında ölü bir kirpi varmış gibi duruyordu. yılmadı, denedi ve en sonunda başardı. adama benzedi. bu arada foxy’ye mamasını çoktan vermişti. giyinmeye başladı. mutfakta saat olmamasından dolayı saati bilemiyordu. “15 dakika olmuştur en fazla” diye düşünüyordu. giyindi ve paltosunu giymek üzere kapıya yürürken mutfakta durup saatine baktı…o an hayat durdu…martılar çığlık çığlığa kaçıştı, yuvadan bahçeye düştü, itfaiye geldi kurtardı. türkiler birbirlerini duvardan duvara vurdu. hepsi untalkativebunny’nin içinin titreyişini duydu sanki. saat 9:00’du. untalkativebunny hemen evden çıktı. hızlı adımlarla uzaklaştı. foxy ardında boynu bükük, gidişini izledi. ve şöyle dedi:

“utanmaz bir yağmurla…nereye gidiyorsun?”

kenan imirzalıoğlu şaşkındı.

s.s.
untalkativebunny
19.12.09-cumartesi’nin sabahı

foxy her zamanki gibi uyanmış ve yatak odasından geri geri adımlarla çıkan ateh’i, mutfak kapısının yatak odasına bakan tarafında, çoşkun karşıladı. foxy şaşkındı, ne o her zamanki dansları, ne ağzında bir şarkı, ne de hoplayıp zıplayıp ilerleyen bir foxy: foxy gerçekten şaşkındı. ateh ise olağan karşıladı durumu. gözleri yarı açık foxy’ye baktı, uzaktan uzağa onunla günaydınlaştı ve ağır adımlarla banyoya doğru ilerledi. ne kadar da çişi vardı…allahım tanrm! bu büyük bir külfetti! hemen tüm yükünü doğaya verdi. “ohhh…” ardından dişlerini arındırdı ve saçlarının kıçını başını elini ayağını düzeltip toparlayıverdi. sifon, diş macunu, eller, sabun, su, ayna, tuvalet kağıdı derken çıkıverdi banyodan. mutfaktaydı artık, evet, kesinlikle bulunduğu yer mutfaktı. gerçeklik! foxy yavaş adımlarla dolanıyordu mutfakla salon arasında. evdeki sessizliği(evdeki ses evdeki ses bam bam…) bozan foxy’nin adımları ile su ısıtıcısının hunhar sesiydi…su ısıtıcısının artan sesi mina’nın uzaktan bakan sessiz gözleriyle tezat oluşturuyordu. “kuzuuuum…” tam o sırada, mutfakta bulunan miniş dikdörtgen sevgi masasının üzerinde untalkativebunny’nin yazmış olduğu “muhtemel öykücük”ü gördü. içi pır pır etti. şaşırdı. sevindi. gözleri limon parlaklığına büründü. sabah ritüeline eklenen ve sonsuzluğuna kadar yiyebileceği bir kakaolu kek bırakmıştı ona, tabi ki kahvesinin ve sigarasının yanına. kahvesini hazırladı, sigarasını aldı ve bir müzik açtı salonda –müzik olsun yeterdi- ve oturdu miniş dikdörtgen sevgi masasının başında. okumaya başladı…kahve ve sigarayla muhteşem giden bu kakaolu kekten bir tane de kendisi sevgilisine yapmaya karar verdi. o mutlulukla başladı yapmaya…alelacele yapıyordu; sanki bu mutluluk uçup gitmeden –sanki uçup gidecekti- bu şaşkın foxy oralarda hop oturup hop kalkarken her an bitebilecek, sanki kuzucuğu dönüp arkasını gidecekmiş, sanki unutuverecekmiş gibi zaten henüz bilmediklerini; yaptı, yaptı ve yaptı. Bitirdiğinde yapmayı, kahvesi de sigarası da tükenmişti…

“nereye bitiyorsun sen gecesiz…”

kahve koydu kendine. yine bir sabah ritüeli başlamıştı işte. foxy yavaş adımlarla dolanıyordu mutfakla salonun arasında ara ara. evdeki sabah sessizliğini(evdeki seks, evdeki seks, bam bam…) –untalkativebunny işe gitmişti- bozan foxy’nin topuklu ayakkabıları ile su ısıtıcısının çığlık sesleriydi…su ısıtıcısının cüretkarca artan sesi, uzaklarda yatan mina’nın sessiz gözleriyle tezat oluşturuyordu. tam o anda, işte tam da o sırada, mutfaktaki miniş sevgi dikdörtgeninin üzerinde sevgilisinin yazmış olduğu “sabah öykücüğü”nü gördü. fena halde, acayip halde, şaşkınlıkla, mutlu oldu. çok fena bir haldeydi. hemen okuyup yemeliydi sabah öykücüğünü! sabah ritüeline muhteşem bir anlam eklenmişti. kahvesini hazırladı, sigarasını aldı yanına, oturdu sabah öykücüğünün yanına…başladı kahvesini içerken, sigarasını tüttürürken hapur hupur öykücüğünü yemeye. oysa ki hiç bir sabah, sabah sabah hiç bir şey yiyemezdi; ama bu bambaşka bir ritüeldi…yaladı, yuttu, bitiriverdi bir çırpıda, yanında kuzusu, ayaklarının dibinde topuklu ayakkabı aşığıyla. ardından, hemen ardından, aldığı gibi kalemi eline anlatmaya başladı; anlattı, anlattı ve anlattı…bitirdiğinde anlatmayı, kahvesi tükenmiş, sigarası yinelenmiş, kendisi daha da yenilenmişti…

…gün döndü, ay geceye doğdu, ay gitti, gün doğdu, güneş sabaha geldi, kuşlar cıvıldandı, böcekler yuvalarına döndü,…tam o sırada ateh uyanmıştı. foxy  her zamanki gibi,uyanmış ve yatak odasından geri geri adımlayan ateh’i mutfak kapısının giyim odasına ve yatan odaya bakan tarafında, evdeki sabah sessizliğini(evdeki kek, evdeki kek, bam bam…) koşar adım topuklayarak…

s.s.
ateh
19.12.09-cumartesi’nin öğleni

ah!… ah…! 22Kas09 | 0

“ah!…”

simsiyah karanlığın dibinde –aşağıya inen- merdivenlerimin basamakları sonsuza doğru dümdüz… acıyarak, çatırdayarak, çığlık çığlığa ağlayarak… simsiyah sessiz karanlığımın dibine –en dibe inen- merdivenlerinin sıradan basamakları sonsuzluğa doğru dümdüz acıyarak, çıtırdayarak, ürpererek, ağlayarak çığlık çığlığa…duraksıyor!

“burdayım…”

simsiyah zifiri karanlığımın –aşağılara inen- merdivenlerinin adım adım sensiz sessiz basamakları sonsuzluğa doğru büyük bir aşksızlıkla yarı ayık, ürpererek, acıyarak, çıtırdayarak ağlaya ağlaya dümdüz gidiyor…

“karşındayım…”

simsiyah ve zifiri  kapkaranlık –en dibe inen- sessiz sensiz merdivenlerimin çırılçıplak basamakları sonuzluğa doğru büyük bir tutkusuzlukla tam dumanlı, acıyarak, çatırdayarak, ürpererek, düşe dalıp çkarak, ağlaya ağlaya gidiyor dümdüz, iniyor….

“hiç bir şey, hiç kimse yetmez, sabahlar olmaz, akşamlar bitmez….”

sessiz sensiz simsiyah karanlığımın dibine – en dibe inen- kırık dökük merdivenlerimin-merdivenlerinin sıradan derme çatma basamakları sonsuzluğa doğru ürpererek, yalpalayarak, düşe kalka, çatırdayarak, çırılçıplak, acıyarak, ağlayarak… dümdüz, sıradan gidiyor, iniyor hıçkıra hıçkıra…

“istemeye utandım. yine de benimsin sandım…”

sensiz sessiz karanlığımın –en dibine inen- soluk nefessiz merdivenlerimin-merdivenlerinin sıradan sıralı basamakları sonsuzluğa doğru büyük bir aşksızlıkla yarı bulanık, büyük bir tutkusuzlukla yarı dumanlı, yarım kafayla, düşe kalka, düşe dalıp çıkarak, açık kapanmayan yaralarla, ürpererek, çığlık çığlığa acıyarak, çatırdayarak, ağlayarak, hıçkıra hıçkıra dümdüz… kıvrılmıyor, iniyor…

ve ben tüm yaralarımla zifiri karanlık, simsiyah merdivenlerimin en dibinde oturuyorum…

yalnızım.

simsiyah yüzümde unutulmaz simsiyah notlar bırakan damlalarla…

şeker-le(me) 23May09 | 0

sabahları -hemen hemen her sabah ama asla her sabah değil- guguk kuşu uyandırıyorum avuçlarımın içinde. yeşilin en narin tonunda bir guguk kuşu…

yeşilin en narin tonu -hemen hemen her sabah ama asla her sabah değil- uyanırken geriniyor -hemen hemen her sabah ama asla her sabah değil-; kanatlarını kıvrım kıvrım, yavaş yavaş yükseltiyor, ayaklarını insanüstü bir sabırla kendine doğru önce öne doğru çekip, tekrar –sonra- yatağının ucuna doğru uzatıyor- ayağını, ayaklarını uzatıyor- tam o anda -ardından- minik biçimli rengarenk gagasını küçükten büyüğe doğru havalandırırken, gözleri kısık kısık açılmaya başlıyor: nerede olduğunu, nerede uyandığını bütünüyle bilen ve birbirine bakan kısılmış gözlerini açarken kanatları, minik gri gagası, ayakları,…geri adım ilerlerken; beklenmeyen bir atiklikle doğrularak uyanıyor. ve hemen ardından –kesinlikle her sabah- günü bütünüyle, cıvıl cıvıl, çığlık çığlık kucaklıyor…

sabahları –hemen hemen her sabah, asla her sabah değil- yeşilin en narin tonunda tek bir guguk kuşu uyandırıyorum avuçlarımın içinde. Yeşilin en narin…

istanbul-/mersin

yanıl-sa-ma 03Tem08 | 1

istanbul’un karanlığa gömülmeye yüz tutmuş koskocaman mavi-gri semalarının altında ve ardında çoşkulu bir kalabalığın sol orta önlerinde çoşkuya hazır bir kadın, iki kadın, üç kadın… üçleme! ikilemlerinin -sol orta önlerindeki kadın grubunun tam arkasındaki üçüncü kadın- yaşantısı ile çoşkuya hazır iki kadına zaman zaman ortak olan -olabilen- üçüncü kadının dalgalanan iç sesleri ile istanbul’un karanlığa gömülmüş koskocaman lacivertimsi semalarının altında ve ardında yamuk bir diktörtgenin sağ orta arkalarında hüzünlü bir grinin yanıbaşında oturan bir kadın, yamuk dikdörtgenin sağının ve solunun dört bir yanında koşuşturan çoşkulu bir kedi…ikileme! ikilemlerinin ve paranoyalarının -daha güneyde üst üste iki yamuk dikdörtgenin kim bilir hangi sağında ya da solunda hangi renklerin yanıbaşında oturan kadının varlığına özlem duyan bir kadının dalgalandıkça çağrışan iç ve dış seslerinin, yamuk dikdörtgenin sağının ve solunun dört bir yanında koşuşturan oyunbaz kediye ilham verişi…

şen kutlama!


üstün başın darmadağın
istanbul istanbul istanbul

anla beni

anla anla anlat bana da

-kurtar beni! kendinden de, benden de. öyle davran ki, artık birbirimizle uğraştan vazgeçelim, ben de sana karşı daha uysal olayım.

aşırı sarhoşluktan ve dünyayı unutmuşluktan yorgun, solgun. yan yana yürüyerek geldiler ve önlerine baktılar; oyunda, gülmekte ve uykuda olduğundan çok birbirinden uzaklaşmış olarak. sonra yukarıda dilsiz kucaklaşmalar; ne kanuna karşı gelerek ne de ona uyarak yapılan dilsiz ödevler. ama uzun uzadıya değil. değil artık uzun uzadıya.

-ben duygularımı soydum ve giyisilere soktum.
-için mi söylüyor bunu bana?
-içim! durup dinlenmeden aradım, uzun yıllar araştırdım, ama içimde bir kimseye rastlamadım hiç bir zaman.